esma_mu_se2

Esmâ-i Hüsna üzerine …

Çok sevdiğimiz Senai Hocamız, gene çok sevdiğimiz Mustafa Hocamızla hasbihal etmiş. Hem de hocamızın yakın zamanda çıkan Esmâ-i Hüsna eseri vesilesiyle Esmâ-i Hüsna üzerine. Bu kadar güzellikler bir araya toplanınca ortaya samimi, sıcak ve ilim dolu bir sohbet çıkmış. Bizede nasipse feyizlenmek düşer …

“Baba mesleği”miz midir esmâyı talim etmek?
Evet “baba mesleği”mizdir, hem de “babaların babası” Âdem babadan kalma bir meslek. Talim-i esma, insana ilk bahşedilen bilgidir. Kur’an bize, hiçbir arkeolojik kazıyla ve hiçbir deneysel araştırmayla bulamayacağımız bir bilgi verir ve Bakara 31’de der ki: “O Âdem’e isimlerin hepsini öğretti”.

“İsimlerin Adem’e tâlim edilmesi”nden ne anlamalıyız?
Eskilerin eskimez ifadesiyle talim-i esma’yı, “Allah âdemoğluna bilginin sermayesini verdi” diye anlayabiliriz. Bilgimizin sermayesi Allah’ın insana öğrettikleridir. Bu ayeti dirayet ehli ile rivayet ehli farklı anlamışlar. Dirayet ehlinden el-Hasâis sahibi İbn Cinni “İnsanoğlunun eşyaya isim koyma yeteneği” olarak anlamış. Bunda şüphe yok. Her insana bu yetenek verilmiştir. Yeni şeyler icad edilir, onlara eskiden bilinmeyen isimler konur. Çocuklar konuşmaya başlayınca bizim adlarını bildiğimiz şeylere ilginç isimler koyarlar. Hiç unutmam, şimdi çocuk sahibi olan büyük kızım daha çok küçüktü, hayli kilolu bir hanımefendiye “Aa, yumuşak teyze!” demişti de, tebessüm etmiştik. Burada dikkat çeken bir nokta var: Kim ne isim koyarsa koysun, yaratılan malzemeye, dilin sermayesi olan söz dağarcığından, varolan kelimeleri kullanarak, kesip biçerek isim koyuyor. Yani yeni isimler “ibda” değil, “inşa” veya “yeniden inşa” olarak ortaya çıkıyor.

Dirayet ehli dediğinize göre, herhal bir de rivayet ehli var?
Tabi ki. Talim-i esmayı, rivayet mektebinin müntesipleri “Allah esmayı Âdem’e inzal etti” şeklinde anlamışlar. Hatta bu uğurda İsrailî rivayetleri de kullanarak, işi “Dünyada konuşulan tüm diller Âdem’e öğretilmişti” noktasına götürenler de çıkmış. Fakat biz biliyoruz ki dil, Allah’ın bahşettiği eşyaya isim koyma yeteneği sayesinde, insanoğlunun ürettiği bir şey. Eskiden konuşulan diller kaybolur, yerini yeni diller alır. Diller kendi içerisinde sürekli yenilenir. Ama bütün bunlar, dilin ilk sermayesinin Allah’ın âdemoğluna öğrettiği isimler olduğu hakikatini değiştirmez.
Âdemoğluna öğretilen esmanın ilki de Allah’ın esması olsa gerektir. Zira en öncelik, en büyüğün hakkıdır. Esmada öncelik de, Allah’ın esmasının hakkıdır. Nasıl ki varlığı canlı-cansız, ruhlu-ruhsuz diye ayırıyorsak, kelimeleri de canlı-cansız, ruhlu-ruhsuz diye ayırabiliriz. Söz, içinde esma-i hüsna geçtiği oranda canlanıyor, ruh kazanıyor. Allah’ın esması, diğer isimlere de ruh üflüyor. Esma-i hüsna, hayatı Allah’lı ve anlamlı kılıyor.

Hep hatırladığım ve hatırlattığım bir sözünüz var: “Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır.” Bunu bir de sizin dilinizden dinleyelim: Ne demek bu?
Evet, Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır. Allah hep var. Fakat bazen biz, onun varlığından gaflete düşeriz. Allah yokmuş gibi düşündüğümüz, konuştuğumuz, davrandığımız olur. Böylesi anlarda, esma ile örülmüş kültür kodları devreye giriyor. Bu kodlar esasen, Allah yokmuş gibi konuşmama hassasiyetinin bir ürünüdür. Kur’an’ın inşa ettiği akla işaret ederler. Her halde ve her durumda Allah deriz. Şeytandan O’na sığınır e’ûzu billah deriz. Her işe O’nunla başlar bismillah deriz. Halimiz, keyfimiz sorulur elhamdülillah deriz. Hayran kalır maşallah deriz. Pişman olur estağfirullah deriz. Sevinir Allahuekber deriz. Canımız sıkılır fe-sübhanallah deriz. Bir işi arzu eder inşallah deriz. Bir işi başarır bi-iznillah deriz. Güçlükle karşılaşır lahavle vela kuvvete illa billah deriz. Bunlar Allah yokmuş gibi konuşmama hassasiyetinin, gündelik hayatımızdaki tezahürleridir. Neyi niçin yaptığını düşünmeyen, ağzından çıkanı kulağı duymayan geniş yığınların bu kodları bir nakarata çevirmiş olması, bu hakikati değiştirmez. Zaten hayatın sıradanlaştığı anlarda, sıradan bir söz gibi dillerde dolaşan bu kodlar, hayatın çok özel anlarında dilden akleden kalbe sıçrayıverir. Adam korkunç bir kaza atlatır, “Allah varmış der!” Ve orda Allah, bilinci de aşarak, irfan düzeyinde hissedilir.

Allah’ın hayatımızdaki varlığını “esmâları” ekseninde idrak ediyoruz. “Allah varmış…” demek “Allah işitir, Allah bilir, Allah görür demek değil midir?
Esma-i hüsna, Allah’ın arşından insanın arşı olan akleden kalbine uzatılmış bir merdivendir. İnsan bilinci Allah’a ulaşmak için bu merdivene tutunarak tırmanır. Esma-i hüsna olmasa, insan Allah’ı nasıl bilir ve kavrar, dahası nasıl anlar? Esma, Allah’ın zatını idrakten aciz olan akla bahşedilmiş ilahi bir tenezzülattır. Akleden kalp Allah’ı ancak sıfatlarıyla kavrar. Esasen esma-i hüsnanın iki temel amacı vardır: Birincisi: Bize Rabbimizi tanıtmak. İkincisi: Bize kendimizi tanıtmak. Bize Rabbimizi tanıtan kanadıyla esma, tüm mükemmelliklerin Allah’a mahsus olduğunu hatırlatır insana. Onun sonsuzluğunu, mutlaklığını, sınırsızlığını, eşsizliğini ve benzersizliğini.

Peki, Allah’ın mükemmelliğini, mutlaklığını, sonsuzluğunu, eşsiz ve benzersizliğini bütün bunlardan mahrum olan insan aklı nasıl kavrar?
İşte işin püf noktası da burada yatıyor. Ve burada esma-i hüsnanın ikinci kanadı devreye giriyor: Allah’ın mükemmelliğini, sonsuzluğunu, mutlaklığını, eşsiz ve benzersizliğini kavramanın ilk merhalesi, kulun noksanlığını, acziyetini, sınırlılığını, mukayyetliğini, vazgeçilemez olmadığını bilmesi lazım. İşte esma asıl bunu öğretir. Esma insana “Allah kendi kendine de kuluna da yeter”in yanında “kul kendi kendisine yetmez”i de öğreten muhteşem bir ilahi müfredattır.

O zaman, sizin Esma-i Hüsna’yı yazmanızın amacı budur diyebilir miyiz?
Evet, ama bundan ibaret değil. Asıl esmayı yazma gayem, ortalama insanımızın Allah tasavvurundaki sapmalar. Allah’ı en iyi Allah’tan öğrenebiliriz. Yoksa herkes kafasına göre bir Allah imajı icad eder, ve inandığı o imajın adını da “Allah” koyar. Kur’an’ın indirildiği toplum Allah’a iman eden bir toplumdu. Arabistan müşriklerinin de zihinlerinde bir Allah imajı vardı. Fakat bu Allah’ın kabul etmediği bir imajdı. Allah vahyi bu muharref imajın yerine sahih bir Allah tasavvuru inşa etmek için indirdi. Doğru bir Allah tasavvuru olmadan, sahih bir iman olmaz. Allah doğru bilinmeden, kulluk doğru yapılamaz. Allah’ı doğru bilmenin ve anlamanın yolu da esmayı bilmekten ve anlamaktan geçiyor. Zira esma bize yaratana ve yaratılana karşı sorumluluğumuzu hatırlatıyor.

O halde her bir isim en az bir sorumluluk taşıyor hayatımıza. Esmâ kadar “ittika” biçimleri olmalı değil mi?
En az bir, bazen birden çok… Semi (İşiten) ismini anlamak, insana işitme terbiyesi kazandırır. İşitmenin bir sorumluluğu ve bir ahlakı olduğunu öğretir. Basir ismini anlamak, insana görme terbiyesi kazandırır. Görmenin bir sorumluluğu ve ahlakı olduğunu öğretir. Alim ismini anlamak, insana bilgi terbiyesi kazandırır. Bilmenin bir sorumluluğu ve bir ahlakı olduğunu öğretir. Ğanî ismini anlamak, insana servet terbiyesi kazandırır. Servetin bir sorumluluğu ve ahlakı olduğunu öğretir. Mü’min ismini anlamak, insana iman terbiyesi kazandırır. İnanmanın bir sorumluluğu ve ahlakı olduğunu öğretir… Takva, sorumluluk bilincidir. Salih amel, sorumlu davranıştır. Sorumluluk bilincine erişilmeden, sorumlu davranılmaz. Bunun en garantili yöntemi de esma-i hüsnadır. Esmasızlık, hayatımıza sorumsuzluk olarak yansır.

Günahı bir ismin anlamını göz ardı etmek olarak tanımlayabilir miyiz? Meselâ gıybeti “Allah işitmiyormuş gibi konuşmak” diye tarif etmek…
Gıybet, Semi olan Allah işitmiyormuş gibi konuşmaktır. Günah, Basir olan Allah görmüyormuş gibi davranmaktır. Kibir, Alî olan Allah yüce değilmiş gibi davranmaktır. Cimrilik, Ğani olan Allah zengin değilmiş gibi davranmaktır. Yalan, Alim olan Allah bilmiyormuş gibi davranmaktır… Sayın gitsin. Esmanın sırrına ermek, gerçek zikir ehli olmaktır. Zikir, Allah’ın adını anmayı sayılara mahkum etmek ve dile hasretmek değil, zikir Allah’ın esmasını, aklın “aktahtası”na hakketmektir.

Kur’ân’a Göre Esmâ-i Hüsna kitabınızı şu duvarlara asılan, çokça tekrarlanan, hadis olarak zikredilen listeye göre hazırlamadınız. Sıralamanız da farklı, neden?
Duvarlara asılan, çokça tekrarlanan, piyasada ezberletilen liste çok çok problemli. Piyasada iki liste var: Biri Tirmizi’nin, diğeri İbn Mace’nin naklettiği liste. Bu iki rivayetin esma listesini oluşturan bölümü, erbabının ittifakıyla güvenilmez. Hatta hadisin aslı olan, “Allah’ın 99 ismi vardır; kim bunları ihsa ederse, kendini cennete girdi bilsin” kısmına, sonradan ilave edilmiş (müdrec) sümmettedarik bir listedir. Bu, rivayet tekniği açısından sahih değil. Bu iki listeyi Kur’an’a arz ettiğimizde, durum daha da vahamet kazanıyor. Kur’an’da isim kalıbıyla gelen 26 esma-i hüsna bu listede yok. Bu listede olan ve bazıları fiillerden isim türetme yoluyla elde edilen 26 isim ise, Kur’an’da yok. Durumun vahametini anlatması açısından bir örnek vereyim: Her iki listede de Kur’an’da Allah isminden sonra esma-i hüsnada en çok geçen Rab ismi yok…
Evet, sıralama da farklı ama kafamıza estiği gibi değil. Kur’an’dan tedvin edilen esma-i hüsna listemizin sıralamasında Kur’an’ın iniş sırası esas alınmıştır.

Özel bir nedeni mi var?
Hem de ne özel! Kur’an 23 yılda yaşanan bir hayatın içine o hayatı inşa etmek için nazil oldu. İlahi bir inşa projesi olan Kur’an, bu inşanın yapıtaşları olarak sözü kullandı. Kullandığı sözün zirvesinde esma-i hüsna vardı. Kur’an’la birlikte esma-i hüsna da nazil oldu. Ve her ismin nüzul sıralamasında bir yeri vardı. Peki, o ismin o yerde, o sırada olmasının anlamı neydi? Mesela Rab ismi, vahyin inişinin ilk 6 yılında Allah isminin en az iki katıdır. Bu tesadüf olabilir mi? ‘Aziz ile ‘Alîm, ‘Alîm ile Kadîr isimleri neden sadece Mekke’de yan yana kullanılıp Medine’de hiç yan yana kullanılmazken, ‘Alîm ile Hakîm, Semî’ ile ‘Alîm isimleri çoğunlukla Medine’de birlikte kullanılır? Neden el-Ğaffâr, el-Hallâk, el-Fettâh isimleri sadece Mekke’de gelir de, et-Tevvâb, Ra’ûf, Şâkir, es-Selam sadece Medine’de gelir? Bu ve buna benzer suallerin muhtemel cevaplarının tümü vahyin iniş sıralamasında aranmalıdır.

Esmânın ezberlenmesi/sayılması ile “ihsa edilmesi” arasındaki fark nedir?
Sevgili Peygamberimizin hadisinde geçen “ihsa etmek”, yaygın anlayışta zannedildiği gibi “saymak, ezberlemek” değildir. Eğer öyle anlaşılırsa, “Kişi ile cennet arasındaki mesafe 99 kelimenin ezberlenmesinden ibarettir” demek olur. Bu vahim bir yanlış anlamadır. Hadisin anahtar kelimesi olan ahsâhâ, hasa kökünden türetilmiş bir kelimedir. İhsâ etmek tedebbür ederek tedbir üretmektir. Taakkul ederek illetlerle gayeler arasında bağ kurmaktır. Tezekkür ederek fıtrata nakşedilen huduri bilgiyi hatırlamaktır. Bunlar gibi tüm düşünce süreçlerini ifade eden tefekkür yanında, zihnin bilinenden bilinmeyene geçişi (tabir), sevileni elde etme arzusu (rağbet), korkulandan sakınma duygusu (rehbet), yüceltme ve büyük görme hissi (taazzum), nimeti dile getirme kadirşinaslığı (tahdis) gibi anlam vurgularına da sahiptir. Kelimenin bütün bu anlamlarından yola çıkarak ahsâhâ ifadesi “onları tesbit etme, üzerinde düşünme, bir tohum eker gibi hayatın kalbine ekme, onların birbiriyle, hayatla, insanla ve kainatla olan bağlantısını keşfetme, anlama, kavrama, yaşama, ahlak kılma, onlarla Allah’ı yüceltme, Allah’a yaklaşma vesilesi kılma ve Allah’ın sevgisini yitirmekten korkma” anlamlarına gelir. Sözün özü: Esma-i hüsnayı ihsa etmek, Allah’ın esmasıyla ahlaklanmaktır.

Ayetlerin [çift] esmâ ile bitmesi, anlam nehrine ulaşmamızda nasıl bir yöntem sunuyor bize?
Ayetlerin manalarının özü, sonlarında yer alan esmada gizlidir. Ama bazıları onları kafiye sanıyor. Ayetlerin sonunda gelen esmalar asla tesadüf değildir. Birinin diğeriyle mutlaka bir veya birkaç yönden benzerliği, bir veya birkaç yönden farklılığı vardır. Sonunda geldiği ayet veya pasajdaki mananın Allah ile olan bağlantısına delalet ederler. Anlarız ki, orada anlatılan olaya ve gelecekteki benzerlerine, Allah’ın müdahalesi bu isimler üzerinden olmaktadır.

Esmâlarda nüzul sırasını izlemeniz ilginç ve anlamlı bir yaklaşım. Vahyin aklı inşa edişinde nasıl bir çizgi belirlediğini düşünüyorsunuz?
Kur’an model bir nesil inşa etti. Bununla, kıyamete kadar gelecek nesillere, Kur’an’la nasıl inşa olacaklarının numunesini gösterdi. Hangi ismin vahyin hangi yılında tedavüle sokulduğu ve tedavülden çekildiği, vahyin inşa etmek istediği akılla doğrudan ilgilidir. Nasıl ki Kur’an surelerinin bir nüzul kronolojisinden söz ediyorsak, esma-i hüsnanın da bir nüzul kronolojisinden söz edebiliriz. Bu âlemlerin Rabbinin insanı terbiye yöntemini verir.

Meselâ ilk gelen esmânın “Rabbuke”/’Senin Rabbin’ oluşu “İkra”nın anlamına neler kattı dünyanızda?
İlk inen ayetlerde muhatabın dikkati doğrudan O’nun rububiyyetine çekilmektedir. Zira bu kelimelerle inmeye başlayan vahiy de O’nun terbiyesinin bir tecellisidir. O yarattığı şaheseri kendi başına terk etmediğini, kaldırıp atmadığını böyle beyan etmiştir. Öğrenme ve öğretmeye dair bu ilk ayetler, öğretmen ve öğrencide daha yoğun tecelli ederler. Bu ayetlerin ilk muhatabı olan Nebi, “Ben öğretmen olarak gönderildim” derken, ilk ayetlerinden itibaren vahyin kendine yüklediği vazifeyi dile getiriyordu. “Oku” emrini verenin Rab ismiyle tanıtılması, bu emrin ilahi terbiye ile doğrudan bağlantılı olduğuna delalet eder. Bununla o kulunu terbiye etmeyi murad etmiştir. Terbiye, muhatabı aşama aşama kemale doğru ilerletmek, bunun için gerekli olan rehberliği de yapmaktadır. Buna karşılık bizden istediği tek şey vardır: kulluk. “Oku” diye emredenin zatını Rab ismiyle tanıtması, rububiyyetin en büyük tecellisinin bilgi olduğunu gösterir. Onu almak, keşfetmek, inkişaf ettirmek/üretmek ve iletmek, Rububiyyetin tecellisinden pay kapmak demektir. Rabbim bizi esmanın künhüne vakıf, tecellisine nail eylesin.

Kaynak : http://www.ihvanforum.org

Benzer Konular

Bir Cevap Yazın